22,51 km yürüdük, 508 fotoğraf çektik.

Bu yurtdışı gezimde yalnız değilim! Kardeşim de benimlee… Son yaşadığım Ukrayna Kharkiv‘deki rüşvet olayından sonra havaalanlarından korkar oldum. Neyse ki bu uçuş sabah olduğundan her şey daha güzeldi. Havaalanı o kadar büyük olmadığından direk olarak uçuş çıkışı pasaport kontrolüne girdik. Çok da sıra olmadığından hemen ülkeye girişimizi yaptık. Havaalanından iner inmaz sizi darlayan taksi şoförleri de yoktu misss.

Havaalanının yakınlarında Savaş Tüneli vardı. Daha doğrusu rotasyon olarak doğrusu kapısının tam tersi yönünde. Şehir merkezine gitmek yerine oraya gitmeyi tercih edelim dedik. O esnada polis memurunu çevirip, abi şuraya nasıl gideceğiz sorusuna ister taksi ister yürüyerek gidin dedi. Buradan sol sol yapınca tünellere ulaşabilirsiniz dedi.

Biz de yürüyerek gitmeyi tercih ettik. Hava kapalı, güneş olmadığından biraz da soğuktu. Neyse, soldan yürümeye devam ettik, yol kenarından turist misali… Ama gel gör ki bulamıyorduk. Telefon gösteriyor göstermesine de gösterdiği yerde yol kesiliyor, eğer kesilen yeri kullanamazsak yolu baya baya uzatacağız. O esnada yoldan geçen insanlara buradan gidiliyor mu, burada yol var mı diye sorarken onlar da bilmiyoruz, aslında yanlış yerdesiniz diye bizi uyardılar.

Sonra havaalanına kadar geri yürüyük bu sefer da havaalanının sağından yardırmaya başladık. Telefonun gösterdiği yollardan geçerek, hafif de tırsarak ilerlemeye başladık. Tırsma dediysem de, biliyor musunuz bilmiyorum ama ülke 20 yıl önce savaştaydı. Yoldan geçerken mezarlıkların arasından geçiyorsunuz, değişik bir duygu.

Yukarıdaki fotoğraftan da anlaşılacağı üzere mayınların arasından yürümeye başladık. Düşünsenize sağınızdaki veya solunuzdaki o arazide mayın olabilir … Çok tatlı değil mi? Arada araba geçmesi de iyi bir şey tabi. Baya baya ıssız yollardan yürüyerek hedefe ulaştık. Magnet satan birisi vardı, bizimle muhabbete başladı; “siz o kadar yolu boşuna gelmişsiniz, Tuneller için biletleri merkezdeki turist information’dan alabiliyorsunuz” dedi. Haydaaaaaa … Kardeşimle birbirimize bakarken o esnada “1 point to me, 0 point to you” diyerek komiklik yaptığını söyledi. Neyse 😀

Girişe doğru yürüdük. Bilet almadan önce binada hala kurşun, havan topu izlerini görebiliyorsunuz. Yerde de Saraybosna gülünü farkediyoruz. Saraybosna gülü dediysem de, bildiğimiz güllerden değil, gül; savaş esnasında oraya düşen bombanın etkisiyle oluşan izleri, orada ölen bir insanın olmasını temsil ediyor. Bu izleri de kırmızıya boyamışlar. Tunel’de karşımıza çıkan Saraybosna gülü şehrin çeşitli yerlerinde vardı.

Bilet alırken “sadece KM kabul ediyoruz” yazısını gördükten sonra ikinci golü yiyoruz. Tekrardan geri dönüyoruz, konuştuğumuz abiyle biraz daha muhabbet ediyoruz. Abimiz Türkmenmiş, Türkiye’den buralarda gelmişler. 15 kardeşlermiş ve bu da ilkiymiş. Acaba yalnız mı anladım lan, 15 kardeş ne … O sırada Türkiye’den dergileri çıkarıyor, bu kim bu kim diye soruyor ki gösterdiği fotoğrafların hepsinde abimiz var. O kadar fotoğraf sonrasında neden Türkçe bilmiyor diye düşünmedim değil … Neyse, euroları bozduruyoruz.

Küçük bir müze, sonrasında da küçük bir tünel var. Yaralı ve komutanların taşındığı sandalyeden tutun da o esnada aydınlanmak için kullanılan araç gereçlere kadar her şeyi bulmak mümkün. Tüneli daha büyük beklerken orada hayal kırıklığına uğradım da, müze sonuçta … Bu arada müzeyi incelerken Türkçe açıklamlar da var. Güzel bir artık bu. Hani havaalanının oradaydı ya bu Tünel, meğersema havaalanı o esnada erzak ve yardımların iletildiği dünyaya açılan tek kapıymış … Ziyaretçi defterine İrem de bir şeyler yazdı. Onun dışında ziyaretçi defterini incelediğimde:

Bu sefer de geri dönüş yolculuğu başladı. Nasıl gideceğiz diyerekten geldiğimiz yoldan geri dönmeye başladık. Aslında amacımız şehir merkezine doğru yürümekti fakat çok uzak olduğunu farkettik. Arada koca bir dağ vardı! Çevresini dolaşmak gerekiyordu. Hava soğuktu ve başta da yanlış yere yol aldığımızdan fazla yorulmaya gerek yok diye düşündük ve taksi durağımızı bulduk. Sonraki durak National Museum diyerketen ne kadar tutar abi ne yaparız ederiz sorusundan sonra 10 KM’e götürürüm cevabı geldi. O da 5 Euro’ya denk geliyordu ki makul olsa da olmasa da bineceğimiz için bindik.

Arabayla git git bitmedi. Biz bu yolu yürüyecektik değil mi? 🙂 Saatler 14.15’i gösterirken biz müze kapısından giriyorduk ki çıkanlar, “15 dakika önce kapandı” cümlesiyle bizi uyardılar. 15 dakika ile kaçırmak kötü oldu. Hay biz şansımıza diyerekten geri döndük. Ben tabi sabahtan beri bir şey yemeden dolaştığım için yemek yenecek mekan bakmaya başladım. Biraz ilerde Kızılay AVM benzeri bir AVM’ye girerek karnımı doyurmak istesem de güzel bir yer bulamadım. Çıktık.

Şehir giderek kalabalıklaşmaya başladı. AVM’nin oradan 2 ana yol ayrılıyordu şehir merkezine. Biz sağdan gitmeyi tercih ettik. Oradan gitmemizin sebebi de, I.Dunya Savaşı’nın başlama nedenlerinden birisi olan, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahtı Franz Ferdinand ve eşinin öldürüldüğü yeri görmekti. Sağımızda Miljacka nehri yürüyoruz. Ara sokaklara da dalarak savaşın etkisini görebiliyorduk. Bu arada Saraybosna üniversitesi güzel bir yapıyla bizi karşılıyor … Sonrasında da bizim Latin Köprüsü geliyor. Hemen karşısında bir müze daha var ve biz yine saat dolayısı ile kaçırıyoruz … Orada park varken azıcık soluklanıp fotoğraf molası verdik.

 

Sabahtan beri aç aç dolaşırken Saraybosna’nın ünlü Cevapi’sini yiyelim bari diyerketen çarşıda bir mekana oturduk. Cevapi’nin fyati 6 KM, kolanın fiyatı 2.5 KM’ydi. Şuna dikkat ettim, yemek fiyatları pahalı değildi. Gobit ekmek arasında baya baya köfte şeklinde geldi porsiyon. Alt kısmında da rendelenmiş soğan parçacıkları derken güzel bir ziyafet çektik.

Neredeyiz diye kontrol edecekken farketmeden Başçarşı’ya geldiğimizi farkettik. Başçarşı Ankara’yı bilenler için Hamamönü’ne benziyor. Sağlı sollu mekanlar, bakır şeyler satanlar, el işleri, nar suyu (nar ama başka bir şey yok) satanlarla güzel bir ortam vardı. Sabah 5’de kalktığımız için yorgunluk çökmeye başladı. Sonra Guest House Bojrum’un yolunu tutmaya başladık. Başçarşı’ya yürüme mesafesinde olan yeri bulurken biraz zorlansak da sonunda varabildik. Odamız baya güzeldi, hani o kadar güzel bir yerin çıkmasını beklemiyordum. Sonradan sırt çantalarını köşeye atarak azıcık kestirelim dedik.

Akşam 7-8 gibi tekrardan Başçarşı’ya gittik. Gencinden yaşlısına bakımlı kadınlardan tut, çoluk çocuğu ile gezen insanlara, Türk gençlere kadar herkes yürüyüş yapıyor. Adım başı da nar suyu sıkılıp satılıyor. Bu nar suyunun olayı ne? Ülkede nar üretimi mi var sadece? Yemek yerken kalabalıklaşan ortam daha da kalabalıklaşmıştı. Sağlı sollu mekanlara bakarak kahve ve bira içebileceğimiz yer araştırmaya başladık. O esnada da tabi görülmesi gereken yerlerden bi’kaçını eritmiş olduk.

Başçarşı ile yeni çarşıyı sokaktan çizgi ile ikiye ayırmışlar. Sanki bir anda o eski tarihsel dokulu dükkanlar gitmiş yerini modern dükkanlar almış gibi 🙂 Daha gelenekselciyseniz eski tarafta takılabilirsiniz. Eski tarafta daha bir Türk havası var. Nargileciler, kahve içilcek mekanlar, osmanlı dokusuyla bir şeyler satan mekanlar …

Arayış sonrasında Mishelle adında mekanı gördük. Ben Sarajevo’ya özgü biramı içerken kardeşim de kahve ve tatlısını yiyordu. Tatlının ismini hatırlamasam da tadı fena değildi. Ha bu arada Galatasaray maçını da izledik. 3-3 bitti. Bilseydim giderdim maça :b Uyku bastırmaya, mekan da boşalmaya başlayınca biz de kalktık. Tekrardan yürüyelim dedik, sokaklar da tenhalaşmıştı. Bu kısmı ben de anlamadım. Ya bizim bulunduğumuz yerde gece hayatı yoktu ya da yoktu 🙂

Şimdiiiii, bilmediğiniz bir ülke. Ara sokaklardasınız, karanlık. İlerde koltuk değnekli bir adam yokuş yukarı size doğru geliyor. Ama arada bir arkasına dönüp bağırıyor. Siz ona daha da yaklaşıyorsunuz, o daha da bağırıyor. Duraksıyorsunuz. Sonra daha da ileriden bir köpek oturduğu yerden bir hışım kalkıp aşağıya doğru koşmaya başlıyor. Ama öyle böyle bir koşma değil… Ne yaparsınız? Ben mesela, “hassssssssiiiii….” diyerek bağırdım, kardeşimle duraksadık. Ne yapacığımı düşündüğüm o yarım saniyede köpek bir anda rota değiştirdi. Adam da onun peşinden yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Saraybosna gezisinin olayı tam olarak bu andır 🙂 Ucuz yırttık.

Ertesi gün 9 gibi tekrardan yollara düştük. Rotamızı önceki gün giremediğimiz National Museum’a çevirdik. Yürürken poğaça/simit satan bir yere girip kruvasan ve simitimsi bir şey aldık. Fena değildi. Ankara simidine benzer bir şey… 9.40 gibi müzenin orada olsak da daha 20 dk var alamayız dediler. Biz de kapı önünde beklerken 9.50 gibi gelin gençler dediler. Bu arada öğrenci bileti 3 KM, tam da 6 KM. Öğrenci kimliği sordular mı? Hayır. Öğrenci kılıklıysanız girebilirsiniz. 3 farklı yerden oluşuyor. Sağ tarafta tarihsel kalıntılar, ön tarafta bahçe, bitki ve hayvansal müzeler, sol taraf ne ben de bilmiyorum.

Güzel bir müze. Gidip görülmesi gereken yerlerden. Uçak 12.50 de kalktığından ve saat de 11 olduğundan taksi aramaya başladık. Neyse gi gideceğimiz yöne doğru boş bir taksi bulduk. O civarlardan taksi yaklaşık 10 KM tutuyor. O da 5 Euro civarında. Sonrası mı? Malum. Sıradaki rotaya kadar eyvallahhhh!

Size notlar:

  • Cevapi yiyin. Karnınızı doyurn güzel güzel.
  • 1 günden fazla kalacaksınız Monstar’a otobüs seferleri var. İstanbul -> Saraybosna uçuşunda gördüğümüz abiler bu uçuşta da olunca ayaküstü muhabbet gelişti… Monstar köprüsüne gitmişler. Taksi ile 200 Euro tutmuş, paran varsa git tabi. Ama değmiş mi? Hayır.
  • Yemek fiyatları oldukça uygun, istediğiniz mekana gidip krallar gibi yemek yiyebilirsiniz.
  • Metropolitan mekan olarak güzel.
  • Alkol fiyatları uygun. İçin. Ama ben yerel birayı beğenmedim, sıcak geldi, o yüzden de olabilir tabi.
  • Duty Free fiyatları uygun değil, bence hamallık yapmayın. Türkiye’den alabilirsiniz.
  • Müze giriş saatleri 10.00 – 14.00 arasında. Haftasonu tabi.
  • Gireceğiniz mekanda kredi kartı kullanamayabilirsiniz veya XX kadar fiyattan sonra kullanabilirsiniz. Kredi kartı kullanacaksanız mekana girmeden önce sorun.
  • Foursquare’daki listem, burada.
  • Genel bilgilerin de bulunduğu Google Drive dosyam için tıklayın.

 

Kendime notlar:

  • Gece yalnız başına ara sokaklardan geçiyorsan selfie çubuğun açık olsun.
  • Baktın içeceğin şey sıcak… Buzlanmış bardak iste, istemesine isteriz de İngilizce’si ne ki?
  • Müze gibi yerler için açılış kapanış saatleri ile ilgili araştırma yap. Varsa, online bilet al.
  • Mekanlara girmeden önce kredi kartı kullanabilirmişsin sor …
This entry was posted in Bosna Hersek