İbrahim’in Amerika macerasını nasıl dejenere ettim?

By omer

Bu yazı, Ömer Fatih Tanrıverdi tarafından yazılmıştır. Hadi o zaman olaya farklı bi’ boyut kazandıralım -admin

2016 yılının ekim ayında, sevgili arkadaşım İbrahim ile birlikte San Antonio’da bir konferansa katıldık; bu vesileyle Amerika’da bana çok uzun, İbrahim’e çok kısa gelen bi bir hafta geçirdik.

Bu blogu, seçkin yurtdışı anılarıyla bir oya gibi işleyen İbrahim, Amerika seyahatimize dair aklımda kalanları yazmamı istedi benden. Bu nezaket kokan, ama aynı zamanda da kötülüklere gebe teklife her ne kadar karşı koymaya çalışsam da, sevgili Ece ve Zümrüt’ün ısrarlarına daha fazla dayanamadım ve işte yazıyorum – ki bunun ne kadar berbat bir fikir olduğunu muhtemelen yazıyı okuyan herkesle beraber onlar da fark edecekler sdfg.

Ben kimim?

Yazıya geçmeden önce kendimle ilgili birkaç izlenim vermek istiyorum size, böylece yaşananların nasıl bir dimağdan süzülerek önünüze geldiğini bilin, İbrahim’i daha çok sevin ve onun için üzülün.

Seviyemi şu ses kaydından sonra üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyorsunuzdur. Bunun yanısıra beni tanıyanlar bilirler ki, gereksiz gerilebilen, kibar gibi gözüken ama içinde bir ayı besleyen, aynı zamanda gereksiz duyar kasma katsayısı tavan olan ve zamansız telaş girdaplarında boğulan bir insanım.

Planlar ve Hazırlık

Bu başlığı sırf İbrahim’i övmek için açtım. Çünkü adam yurtdışına beraber gidilecek 1 numaralı insan. Çünkü kendisi, konaklamadan uçak biletlerine, bagaj sınırlamalarından bi ülkede kesin yapılması gereken aktivitelere birçok konuda bilgili, bilgili olmadığı konularda da araştırma yapmaya hevesli. Böyle söyleyince de her şeyi adama yıkmışım gibi oldu ama öyle değil. (Yani aslında her şeyi o araştırdı, ben hiçbir şey yapmadım ama Havaş biletlerini ben ödedim, bence yeterince adil.)

Gidiyoruz!

Açıkçası yurtdışı seyahat heyacanlarından ve eğlenceli geçmesi kuvvetle muhtemel zamanların hevesinden nasibini alamamış bir insan olarak, “yurtdışı” kelimesinin benim lügatımdaki anlamı “bilinmeyenden korkmak ve yabanilik”. Tabii İbrahim bu konudan habersizdi ve güle oynaya uçağa yerleşip, yanımızdaki aşırı meraklı kadın benimle konuşmaya çalışana kadar da bu konudaki bilgisizliğini korudu.

İbrahim uçağın kalkmasını beklerken heyecanla “Olm gidiyoruz lan!” derken ben, yanımdaki kadının bizi ne kadar haraslayacağını hesaplamaya çalışıyordum. Olayı akışına bırakmaya, içimdeki yabaniyi sakinleştirmeye çalışmaya karar vermiştim ki, yanımızdaki hanımefendi cevval ingilizcesi ile bize selam verip türk müyüz diye sordu (sdfg o nasıl bir TÜrkçe, “beyler türk müyüz?”). 3’lü koltuğun ortasında oturduğum için sorunun öncelikli hedefi bendim ve gerekli cevabı kendisine verdim. Fakat bilmediğim bir şey vardı: her cevap, yeni birkaç soruya gebeydi ve ben adeta dandik bir oyunda hızlıca bölüm geçmekteydim; öyle ki Amerika topraklarına ayak basmayı bırakın, daha uçağımız Türkiye sınırlarını bile terk etmemişken beynimdeki ceviz büyüklüğündeki İngilizce anlama ve konuşma merkezi hararet yapmak üzereydi. Kadının son bir kaç sorusunu “hııı çok” mimiklerimle geçiştirip İbrahim’e döndüğümde onun acı gerçekle yüzleşmekte olduğunu fark ettim.

Bir yabani ile Amerika’ya gidiyordu.

DCIM100GOPROGOPR2507.

Hani alkol dostumuz değildi?

Amerika yolculukları konusunda tecrübeli abilerimiz (Servet hi!) derdi de inanmazdım, viski her şeyin ilacıymış; hem uzun yola tahammül, hem de gevşeme konusunda. Bir faydasını da biz keşfettik, buradan literatüre göz kırpıyoruz. Eğer yanınızda oturan konuşmaya çok hevesli canlı, alkol tüketimine kötü gözle bakan bir dine mensupsa, bir duble viski istenmeyen dialogları kesmeye birebir!

Welcome to ‘Merica!

Hani böyle kısa tatillerde falan yaşanan tek bir olay çok belirgin hatırlanır ya yıllar sonra bile, işte şu an ondan bahsedeceğim.

San Antonio’ya inmişiz, oldukça yorulmuşuz. Havaalanından çıkıp otobüs durağına giden yolun tam ortasında ikilemdeyiz. Saat geç olmuş, muhtemelen otobüs seferleri bitmiş, fakat ben diretiyorum “bekleyek ya gelir” şeklinde. İbrahim de taksiye mi binsek falan diyor fakat cimriliğim ve otobüs seviciliğim onu atalete sürüklemiş. İşte tam o anda bir beyefendi görüyoruz. Dazlak, takım elbiseli ve küçük bavuluyla bize otobüs konusunda ne kadar umudumuz olduğunu soruyor. İbrahim adamla konuşurken bende bir Umut Sarıkaya tiplemesine ait bir yüz ifadesi var, “aha taksiye ikinci bulduk, seni Allah gönderdi” dercesine. İbrahim ve adam o kısa sürede otobüsün gelmeyeceği ve en iyi seçeneğin taksiyle gitmek olduğu konusunda mutabakata varıyorlar. Biniyoruz bir taksiye, tesadüfen gideceğimiz oteller de çok yakın. Bize geliş sebebimizi soruyor ve aralara kendi amacını serpiştiriyor minik anılarıyla beraber: bir arkadaşının daveti üzerine 20 senedir görmediği şehirde olduğundan dem vuruyor, burayı beğenmemizi umduğunu söylüyor ve şu köprüyü görüyor muyum, hah işte gün batımının en güzel bu köprünün üzerinde batıya doğru sürerken izlendiğini ekliyor. İbrahim ön koltukta, ben arka koltukta adamın yanında, dolunaya karşı gitmekte olan bir arabanın içerisinde adeta amerikanın vücut bulmuş halini dinliyoruz. Yorgunluğun verdiği mallıkla adamın küçük şakalarına aşırı gülüyorum. Yorgunluğun verdiği cesaretle ise espri yapmaya çalışıyorum ama adam hiç gülmüyor. İbrahim’i kıkırdatmakla kalıyorum. O arada yol bitiyor, adamın otelinin önünde duruyor taksi. Hesabı bölüşmeye çalışıyoruz, adam enteresan bir şekilde fazla para veriyor, bunun üzerine hayat enerjimin son damlalarıyla adama para üstü vermeye, o kadar ödemesine gerek olmadığına kendisini ikna etmeye çalışıyorum lakin Mr. Amerika gülümsüyor, başını ufak ufak sallayarak çabamı takdir ediyor ve altın vuruşu yapıyor:
“Welcome to ‘Merica. Have fun!”

İlk San Antonio İzlenimleri

Elin amerikalısından böyle jeneriklik bir gol yedikten sonra oteli buluyor, giriş yapıyoruz. Sabah farkediyoruz ki, odanın gayet güzel bir manzarası var, hani ne derler bilirsiniz, tam instagramlık. İbrahim hevesleniyor fotoğraf çekmeye, bunu görünce başlıyorum aristokratlığa, ucuz felsefeye. “Böyle yerlerin fotoğrafını paylaşmak ne kadar büyük bir şekilcilik”ten giriyorum, “insanın kendindeki güzellikleri öne çıkartırken nahoşlukları gizlemeye çalışması yeterince samimiyetsiz değil mi ki, bir de manzaranın sadece güzel bulunan kısmını kadraja almaya çalışıyorsun”dan çıkıyorum; adamın hevesi neresine kaçtı, tahmin edersiniz.

  • Madem öyle, neden şehri gezmiyorduk? Madem çok hevesliydim güzellikler kadar çirkinlikleri de görmeye; hodri meydandı, yollara düşmeliydik. Öyle de yaptık. Bi yön belirleyip oraya doğru yürümeye başladık.
  • Birkaç grafiti gördük, sonra bir otopark.
  • Küçük bir eskici dükkanı.
  • Sonra tekrar otopark.
  • Bir kilise, bir benzin istasyonu.
  • Bir otopark daha.
  • Bir park, içinde sincaplar gördük, GoPro ile sincapın fındık kadar göründüğü bi fotoğraf çekti İbrahim. Yaptığı şeyin mantıksızlığını yüzüne vurup telefonumu çıkarmaya çalışırken sincap kaçtı. Parkın içinde çeşme bulduk, su içtik

Yürümeye devam ettik. Evlerinin önündeki çitsiz bahçeleriyle uğraşan insanlar el sallayıp bize selam veriyorlardı, oradan geçiyor olmamız onları çok mutlu etmişe benziyordu; ya uzun süreden sonra oradan yürüyerek geçen ilk insanlar bizlerdik ya da bu insanlar aşırı derecede sıcakkanlıydı. Mutlu olduk. Öyle mutlu olduk ki ıstakoza dönene kadar yürümeye devam ettik sdfg. İlk günden güneşin altında 15 km yürüyüp yanarak marjinalliğimizi ispatladık. Sonra otobüse bindik, ve gerçek Amerika insanının arasında karıştık.

Texas Size?

San Antonio, Texas eyaletine bağlı bir yer. Ve “Texas Size” şeklinde bir tabirleri varmış Amerikalıların; bu da Texas’ta her şeyin biraz abartı büyüklükte olmasından kaynaklanıyormuş. Aşırı uzun yollar, aşırı büyük otoparklar, aşırı büyük sosisli sandviçler ve aşırı obez insanlar. Bu saydıklarımdan ilkini biraz güneş yanığı ile tecrübe ettik, ikincisine şaşırdık ama meeh, çok da ırgalamadı. Üçüncüsünü duyduk sadece, tecrübe edemedik. Fakat sonuncusu.. Tam bir dram.

 

Otobüse bindiğimizde susamış, yanmış ve yorulmuştuk. Etrafı seyretmek ve otobüs kliması sayesinde biraz rahatlamıştım ki, otobüsün büyük bir parçası hareket etti. Yaşadığım büyük şaşkınlığın bir tarifini şu an veremiyorum ama şu kadarını söyleyebilirim, susuzluktan girmek üzere olduğum bad tripin bir meyvesi sandığım şey aslında obezliğin üst sınırında da toplu taşıma kullanılabileceğine beni inandıran bir teyzeydi!
Kadını tarif etmek için aklıma gelen ilk şey endüstriyel buzdolabı, gerisini siz düşünün.

İşin kötü tarafı, şoför de oldukça obezdi ve 30 senelik göbeğimle ben, İbrahim’den sonra otobüsün en fit insanıydım. Bu şişikliğin tek suçlusunu hamburger ilan etmek anlamsızdı, başka türlü bir şey olmalıydı, bir türlü büyük resmi göremiyordum. Huzursuzluğum içimde büyürken ineceğimiz yere geldik, otobüsü durdurmak için gerekli düğmeyi ararken o muhteşem icatla göz göze geldik…

Otobüs camına paralel uzatılmış, otobüsü boylu boyunca kateden bir ip vardı, o ipi çektiğinizde ipin ucuna bağlı kol, otobüsün “inecek var” kolunu çekiyordu ve bu şekilde inmek istediğinizi şoföre ve tüm otobüse bildiriyordunuz. “Bunda ne var” diyecek arkadaşlara belirtmek isterim ki, bu ipi oturduğunuz yerden de çekebiliyordunuz, böyle bir keyif düşkünlüğü, böyle bir eylemsizlik sevdalılığı yoktu. Bu kadar da olmazdı, hepsine müstehaktı derken otobüs ile olan birlikteliğimizi bitirmiştik.

**Next: Konferans ve Sosyal Tutukluk**

Devamı gelecek…

This entry was posted in Amerika