Toplam 41,316 km yürüdüm, 395 Fotoğraf / 8 Video çektim.

Bu gezimde yalnız değildim! “Abi, bi’ dahakine birlikte gidelim.” dedikten kısa süre sonra THY’nin Sabiha Gökçen‘den Stockholm‘e uçuş başlattığını görmemiz, oba, olur gidelim abi diyimiş ve biletlerimizi alışımız. Hani şuraya birlikte gidelimden ziyade uçağın nereye gittiğine göre gezi planı yapmak da güzel bişi 🙂 Tahmin ediyorsunuz tabi, bilet ucuz abiiii, biz napalım, almayak da Ankara’da evimizde oturup oyun, film, dizi, 100.000 kişinin geldiği Seğmenler Parkı, trafik kitleyen Eymir Gölü, (başka bişi kalmadı dimi) etkinliklerini mi yapak? Hayır. Alınır sırt çantaları, pasaportlar sonra da gelsin farklı bi’ ülke…

Tabi haftasonunu çoğumuz dinlenerek geçiriyor geçirmesine de bu yolculuklar da yorucu oluyor. Sabahın bilmem kaçında kalk sonra havaalalnına git, orada bekle … Neyse buraları geçelim abicim…

Ankara’dan kaçıp haftasonunu değişik bi’ ülkede geçirmek güzel olmasına güzel de, şu yazıyı yazarken ayaklarım ağrıyor, baş parmağım da “sanırım” su topladı. Yok, sadece benimkisi. Tunç’çuğum alışıkmış meğersem yürümeye 🙁 Bu ayak ağrımaları gezilecek/geçirilecek gün sayısıyla ters orantılı aslında. Ne kadar az gün kalınacaksa o kadar gaza gelip şurayı görelim burayı görelim modu başlıyor. Bu gezimizde Cuma günü şirketlerimizden izin alarak 3 gün ayırdık…

Diğer gezilerimden farklı olarak bu sefer ülkeye sabahın daha doğrusu öğlenin erken saatlerinde vardık. Gökyüzünden şöyle bi’ kuşbakışı Stockholm adamlarını görüp şurası sanırım Gamla Stan, şurası havaalanı, şurası hızlı tren derken güzel bi’ başlangıç yaptık. Pasaport kontrolleri derken Stockholm‘e de resmen ayak bastık. İnternette araştırdınız mı bilmiyorum ama Stockholm hakkında söylenen en sık şeylerden birisi de çok pahalı ve çok soğuk… Çok soğuk kısmı vardığımız gün için geçerli değildi. Hava güneşli, kuşlar böcekler…

Şimdi havaalanından nasıl merkeze gideceğimizi halletmek lazımdı. Malum şehir pahalı, neyle gidecektik? Tren, hızlı tren, otobüs, taksi gibi bir çok seçenek var tabi. Neyse koyun sürüsü gibi insanları takip etmeye başladık. Tabi bagaj da olmayınca bi’ afalladık ama havaalanını kalabalık olduğundan bi’ köşede sıralanmış insanları gördük. Kiosk başında işlem yapıyorlardı. Ahhaaa… Önce hızlı tren kioskuna gittik, oradaki fiyatlar bi’ değişik geldi 🙂 Baktık burası pahalı, diğer kioska geçtik, o da Flygbussarna … Oradan kredi kartı yardımıyla biletlerimizi aldık.

Bizim Havaş misali direk çıkışta otobüs bekliyordu. İşin garip tarafı da çıktığımızda bizi çevreleyen taksiciler yoktu. Acaba sabah olduğundan mı böyleydi yoksa genel olarak taksiciler bu işe girmiyor muydu? İlerleyen kısımlarda onu da anlatıcam tabi, bi sabredin abijim.

Otobüste tabi Tunç’la, yeşillikleri görünce başladık Türkiye vs Stockholm karşılaştırmalarına. Tabi kimse bizi anlamıyor, yardır 🙂 O sırada neredeyiz, ne kadar kaldı sürekli bi’ takipteyiz de. Yanımızda pencere kenarında oturan bi’ çocuk, “Eurovision” için mi geldiniz sorusuyla muhabbeti başlattı. Afalladık tabi, Eurovision mu? O da ne 🙂 biz gezmeye geldiydik hacı dedi …Bu arada çocuk Eurovision için gelmiş ama bilet bulamamış, karaborsaya düşmüş falan değişik insanlar da yok değil… Gerçi biz çok akıllıyız dimi… Sonrasında da daha önce geldiği Stockholm hakkında yararlı bilgileri giderayak bizimle paylaştı. Yankesici/Dilencilere dikkat etmeli, Stockholm kart almaya gerek yok, şehrin her yeri yürünerek gezilebiliyor, metro istasyonları çok güzel inip gezmek lazım, trafik olmaz dönüşte de 1 saat sürer gibi bilgilerimizi aldık, teşekkürlerştik ve dağıldık.

Otobüs Central Station‘a kadar geliyor. Offline haritamızdan da otel ile arasındaki mesafe yakın olunca hadi tabanlara kuvvet dedik. Bi’ yandan yürüyoruz bi’ yandan güneşli havanın tadını çıkarıyoruz, bi’ yandan da ne yapsak etsek modundayız. Ama ilk hedef otele gidip eşyaları bırakıp öyle gezimize başlamak…

Eşyaları bırakır bırakmaz direk dışarı attık kendimizi. Zaten çoktan öğle olmuştu. İlk hedef Gamla Stan civarını bi’ dolaşıp sonrasında da Hard Rock Cafe‘de bişiler yiyip içmek oldu. Her yürüyüşümüzde farklı yolları tercih ediyorduk. En yakın nereden gidilebilirden ziyade abi şurada deniz kıyısından gidelim modu daha ağır basıyordu. Deniz kıyısından Gamla Stan‘a gidelim dedik ve gerçeklerle hafiften yüzleşmeye de başladık. Yemyeşil, sahil boyunca parkur/patika, spor yapan gencinden yaşlısına ki kendimi koşan amcaların yerinde hayal edeemiyorum o derecede :), güneşlenen bi’ sürü insan…

Daha önce aldığım notlarla da karşılaştırma yaparak şöyle bi’ şehri ilk gün için kolaçan ettik. Bayağı bayağı yürüdük.

Sonrasında da yemek için Hard Rock’da durduk. Önce biralar, sonra ortaya başlangıç tabağı, sonra biralar, sonra yemekler, sonra biralar derken kafalar hafiften iyi, sonrasında da muhabbet ilerlemişti. İşler, insan ilişkileri derken… O an kafada şimşekler çaktı mı demek lazım bilmiyorum ama kafa tatilinin daha önemli olduğu gerçeğiyle yüzleştik. Yani ertesi gün otelde oturup hiçbi’ müze gezmesem bile olurdu. Bu acele niye lan? Otur çime uzan, insanlar sana neden gezmedin, neden şuraya gitmedin, neden şunu yemedin sorularının cevapları olmasa ne olacak abi? Burada amaç bi’ şeylerden uzaklaşıp, kafa dinlemek. Dahası yok…

Bu haftasonu durağı #stockholm: Saatler ilerliyor ama gün bitmiyor. #isveç #phyesixgezi

A photo posted by İbrahim Nergiz (@phyesix) on

İyi yanı mı kötü yanı mı demek lazım bilmiyorum ama şehirde güneş batmıyor abi, saat 21.30 oldu güneş yeni yeni batmaya başlıyor. Erkenden de doğuyor. Gece kısa günler uzun abicim. Tabanlara kuvvet otelin yolunu tuttuk. Tabi 23.30’a geliyordu saatler. Bünye deli gibi yorgun. Ama bi’ yandan da çıkartılan listeden 1 gün içerisinde gezilecek noktaları belirlemek, nerede İsveç Köftesi yenecek onları tespit etmek lazım. Hızlı bi’ bakış sonrasında: Vasa Muzesi, National Müze, The Royal Palace, oradan ben çaktırmadan Lunapark’a da uğrayıp şu yıllarca içimde ukte olan Roller Coaster’e binecektim. İsveş Köftesi için de Pelikan bizi bekliyordu. Plan rahat, gün uzundu…

Sabah erkenden kalkarak otelde güzel bi’ kahvaltımızı yaptık ve yola çıktık. Hava dünkü gibi değil, kapalıydı tabi. Dışarı çıkınca şu internette yazılan “Stockholm çok soğuk” kelime grubunu daha iyi anladım 🙂 Mayıs ayı, hava kapalı… Rotamızı yine deniz kenarından seçtik. Tabi sabah erken diye biz kimseyi beklemiyorken, bisiklete binen mi dersin, çocuklarına kaymayı öğreten babalar/dedeler mi dersin, koşan insanlar mı dersin … Sorguladık, neden abi? Cumartesi sabah, hava kötüyken bi’ de hava soğuk ve kapalıyken neden koşuyorsunuz lan? Oturun battaniyenizin altında filminizi izleyin dimi… Kafalar değişik kafalar.

Önce The Royal Palace‘ı ziyaret edelim dedik. 150 KR’undu adam başı. Bu arada müzerelerde neden öğrenci indirimi yoktu onu da ayrıca bi’ sorguladım. Neyse ödemelerimizi yaptık, 150 KR ile sarayın 4 bölümünü görebiliyorsunuz. Tam müze avlusuna toplaşan insanları gördük. Kapıdan çıkamadık. Hani çıkınca hepsinin karşısına çıkıyoruz. Sanırım resmi tören/geçit olacaktı derken Viking’ci abimiz hafif espitüel yaklaşımla sizi bekliyorlar dedi. Tabi biz de hı ho derken 20dk sonra resmi tören olacak onun için bekliyorlar. Siz de kaçırmayın bence dedi. Vikinci abi derken, sarışın, renkli gözlü, uzun saçlı sakallı, müze görevlisi hayal edin kızlar. Sonra bu adamın içten gülüşünü, size yaklaşımını hayal edin … Sonra bi’ anda biz Türk erkeklerini düşünün. OLDU MU ŞİMDİ? Hayır lan olmadı tabi. Buradan İsveç’li kızlara onları geçtim abilere selamımı çakıyorum. Çok yakışıyorlar, biz hiç bozmayalım, yürümeye (gerçek anlamda) devam edelim.

Gamla Stan civarında tekrardan dolaşarak kendimize küçük hediyeler aldık. Bu arada Gamla Stan diyip duruyorum, eski yerleşim yeri ve Stockholm‘ün ortası. Tam turistik lokasyon. Ben burada Hintli/Çinli magnetçilerin olacağını düşünürken tek tük vardı. Geri kalan her yer butikçi. Güzel şeyler vardı şimdi haklarını da yememek lazım. Amma pahalı 🙁 Mekanlara gir çık derken bünyenin dinlenmeye de ihtiyacı var. Hava malum soğuk, bi’ yere oturup hem dinlenir hem de kahve içeriz dedik. Oranın zincirlerinden Espresso House‘a oturduk. Kahveleri aldık, kendimize geldik. Bi’ yandan da acele etmek lazım daha 2 müze daha var ve yol uzun… Tabanlara kuvvet…

Yürüme demişken… Bize her tarafa yürünerek gidilebilir diyen çocuk ahhh ulan ahhhh, nereye yürünüyor? Şöyle düşünün, farklı farklı adalar var ve bu adaların birbiri ile bağlantısı çok alakasız noktalardan tek bi’ köprü ile oluyor. Ada değiştirmek istediğinizde vay halinize, geldiğin yolu yürü, sonra tekrardan git falan filan… Bayağı acı verici…

National Museum‘a geldiğimizde bi’ garipsedik. Tadilat altında bi’ bina var, telefonlar da bu noktayı gösteriyor. Alla alla diyoruz. Kapısı farklı bi’ yere alınmıştır heralde diyoruz ve binayı tavaf etmeye başlıyoruz. Başladığımız noktaya geliyoruz. Kendileri kaybeder 😛 Sıradaki durak da Vasa Museum

Bi’ yandan açlık bastırıyor. Ama müze sonrasında Pelikan‘a gidip orada yiyeceğiz. Uzak ama olsun. Tabi yürürken farklı yerleri görmenin verdiği heyecanın etkisiyle bi’ yandan ayak ağrıarını önemsemiyoruz. Neyse geldik Vasa Muzesine. Ama burası diğer noktaya göre daha bi’ kalabalık. 130 KR ‘a buraya girişimizi yapıyoruz. Yaptıktan sonra koskoca ama koskoca bi’ gemi. Şu ana kadar gezdiğim müzerin içerisinde belki de en iyisi burasıydı diyebilecek konumdayım. Vasa gemisi, 17.YY’da yapılıyor. Suya indiriliyor ve azıcık ilerledikten sonra su alıp batıyor. Sonrasında Stockholm‘un tuzsuz ve soğuk sularında çok da bozulmadan dayanabiliyor, bunu bizim gençler farkedip çıkarıyorlar. Sonrası da malum. Müze güzeldi ve Stockholm‘e gidenlerin mutlaka görmesi gereken yerlerden.

Saatler ilerledikçe havalar azıcık daha soğuyor tabi. Açlık da bastırdı. Hadi bakalım bi’ 2.5 KM daha yürüyüp İsveç Köftesi’nin en iyi yapıldığı yer Pelikan‘a doğru yol alalım. Hani adacıklardan bahsetmiştim ya, Pelikan güneydeydi. Doğal olarak Gamla Stan‘da bi’ geçecektik. Ayalarımıza kara sular indi, yolu da yarıladık. O zaman “7 Eleven” zincirinden atıştırmalık bişiler alıp dinlenelim dedik. Hem de açlığı bastırrız abicim dedik. Wrap’lerimizi yiyerek soluklandık, soluklandık… Sonrasında da Pelikan‘dan otele nasıl yürüyeceğiz düşünceleri başladı. Orada da çözüm metrooooooo … Hem de şu meşhur istasyonları görrüz.

Ana caddelerden geçince mağazalara baka baka zamanımızı geçirdik. Hemen hemen her restoranda şık insanlar, mum ışığı, şaraplar … Ortam çok güzel değil mi? Ben Pelikan‘ı daha halktan bi’ yer olarak düşününce vardığımızda hiç de öyle olmadığını farkettik. Tabi azıcık da korktuk, zaten pahalı bi’ şehir acaba burada fiyatlar nasıldı? Neyse ki ortalama 250 – 300 KR’a karnınızı güzelce doyurabiliyorsunuz? Gerçi 250 – 300 KR da yaklaşık 70 – 100 TL gibi bir ücrete tekabül ediyor ki bence oraya gittikten sonra TL’ye çevirmeye hiç gerek yok 🙂

stockholm-ibrahimnergiz-pelikan-isvec-kofte

Oturduk, rezervasyonumuz yok tabi, güzelce yemeğimizi yedik. Evet, gerçekten güzeldi ve gerçekten o kadar yolu yürüdüğümüze değmişti. Günü kapatırken tabi bünye yorgun düştü. Gece ortamlara akalımmış, yok bilmem neymiş yalan … Metroya atlayıp otelimize döndük. Eurovision’un olduğu şehirde otel odasında izledik, ayıp ettik de…

Sonrası mı? Kalk, çanta hazırla, otelden çıkış yap, Central Station’a yürü, otobüse bin, havaalanına gel, uçağı bekle ve İstanbul …

 

Bi’ sonraki durak şimdilik Danimarka, Kopenhag … Bekle beni :*

Size notlar:

  • Yemek fiyatları 100KR – 350KR arası değişiyor, ona göre kendinizi ayarlayın.
  • Yaz aylarında gidiyor olsanız bile kalın bişiler almayı ihtimal etmeyin.
  • Foursquare’daki listem, burada.
  • Genel bilgilerin de bulunduğu Google Drive dosyam için tıklayın.
This entry was posted in İsveç