72,67 km yürüdüm, 1,074 fotoğraf / 79 video çektim.

Vizesiz yerleri gez gez yeter ama değil mi? Ara ara vizeli yerleri de görüp gezmek lazım. İkinci Schengen vizemi Hollanda’ya alarak ilk adımı da atmış oldum.

Aralığın sonlarına doğu ülke genelinde kar yağışları başladı. Acaba soruları aklıma geldi. Uçuşun olduğu gün SMS ile Ankara – İstanbul uçuşunun iptal edildiğini öğrenmemle de heyecanlı dakikalar başladı. Müşteri hizmetleri ile konuşma sonrası tam 2 saat sonraki uçuşa yetişebilecektim. Ama gel gör ki ya İstanbul’daki uçuş iptal edilirse, otel rezervasyonları, internetten aldığım etkinlik biletleri … derken her şey çpe gidecek lan diye aklımdan neler geçti neler. Daha valizim bile hazır değilken, 2 dakika içerisinde hem valizi hazırladım hem de 2 gömleği hızlıca ütüledim. Sonra da babam arabayla havaalanına yetiştirdi. Acaba uçuş iptal edilecek mi? düşünceleri eşliğinde Amsterdam uçuşunu bekledim ki 25 dk’lık gecikme ile uçak kalktı.

Rezervasyon yaptırdığım otelin havaalanından shuttle servisi olduğunu okuyunca aslında sevinmiştim. 3-5 Euro da olsa cepte para kalması güzel oluyor be. Havaalanında taksicilerin müşteri kapmaya çalışmaları eşliğinde shuttle servislerinin kalktığı yeri aramaya başladım. Hava soğuk, gocuğum da bavuldaydı. Servisi olan oteller listesinde kalacağım yer olan Freeland Hotel‘i göremediğime üzüldüm. Sonra tıpış tıpış Amsterdam Centraal‘e giden (şehirdeki tüm ulaşım noktalarının kesiştiği yer, bi’ nevi Kızılay gibi düşünebiliriz) trene biletimi aldım. Bilet fiyatını pek hatırlamasam da 5.10 Euro gibi bir rakamdı. Kredi kartı ile aldığım için komisyon ücreti ile birlikte 6 Euro’ya yaklaşıyordu. İşte şehir ile ilgili ilk tecrübem de, kredi kartı alışverişlerinde komisyon olayı oldu.

Amsterdam Centraal’a vardığımda gece 23.30 – 00.00 gibiydi sanırım. Kalacağım yer şehrin güneyinde kalıyordu, orada görevlilere sorduğumda “Tram” (tramvay) ile gidebilirsin dediler. Hemen karşısındaki duraklara bana en yakın noktaya baktım, ne olur ne olmaz diye tram duraklarının fotoğrafını çektim, beklemeye başladım. Sanırım son trama bindim. Durakta beklerken bileti nereden alabilirim sorusuna da şöforden diye yanıt geldi. Neyse tram geldi, yolculuk başladı. En güzel şeylerden birisi de, bilmediğin yönde giderken etrafı izlemek sanırım 🙂

Otel beklemediğim şekilde merkezi bi’ yerde çıktı. Her ne kadar fiyatı diğer gezilerde kaldığım yerlere göre çok fazla olsa da malum hem Amsterdam hem de yılbaşı… Eşyalarımı yerleştirdikten sonra yakınlardaki yerleri keşfetmeye başladım. Mesela yolda yürürken Tesla mağazasını görmem şaşırttı beni. Şehre gelenlerin o ünlü fotoğrafı çektirmeden gitmedikleri yere gittim ve:

Bu yıl “da” yılbaşını yalnız geçiriyorum. Ha bu arada, hava soğuk. #iamstardam #phyesixgezi

A photo posted by İbrahim Nergiz (@phyesix) on

ve görev tamam! Otele dönüş yolunda gece yarısını geçse de bisikletilileri görmek sevindiriyordu.

Amsterdam’a gelen turistler için müze/ulaşım/kanal turu gibi bir çok opsiyonu tek bir kart üzerinde sunan çözümler var. Bunların ikisi gözüme çarptı ki, birisi herkesin aldığı/önerdiği I Amsterdam City Card, diğeri de Holland Pass. İlki sınırlı gün içerisinde “bazı” müzelere girebilme imkanı ve şehir içi toplu ulaşımlara ücretsiz erişim izni veriyor. Diğeri ise sınırsız gün içerisinde hemen hemen tüm müzerele girebilme imkanı verirken toplu ulaşımı vermiyordu. Diğer gezilerimi de referans alarak, havaalanlarına gitmekten başka toplu taşıma kullanmıyordum, tabanlara kuvvet diyerekten Holland Pass’e karar kıldım. Alabileceğim yerlerden birisi de Amsterdam Centraal olduğundan geze geze, elde de atıştıracak bir şey yardırmaya başladım.

Her ne kadar değişik değişik mağazalar olsa da yukarıdaki fotoğrafların birisinde de görebileceğiniz üzere Monopoly oyunu ile ilgili özel bi’ mağaza bile bulunuyordu. Sahi neden Monoply? Neyse yoluma devam ederken ünlü Dam meydanına çoktan ulaşmıştım bile. Sonradan Youtube’da gezinirken burada da güzel yılbaşı kutlamalarının olduğunu gördüm. Ha unutmadan, Light Festival’i olduğundan şehrin her yerinde dakika dakika havayi fişekler atılıyordu. Evet, hemen hemen her dakika olacak kadar fazla…

Holland Pass’imi aldıktan sonra şehrin kollarına bıraktım, ara sokaklardan keşiflere başladım. Eğer haritaya baktıysanız şehir sokak – kanal şeklinde dışa doğru büyüyor. Yavaş yavaş, etrafa bakaraktan, bi’ de bisikletlilere dikkat ederekten yürüyüşüme devam ettim. Amsterdam Centraal’e indiğimden beri burnuma ara ara kahve* kokusu geliyordu ki yürüyüşüm esnasında da çokça geldi. Dikkat ettiğimde hemen hemen her yerde bi’ kahve* dükkanı olduğu gördüm. Ama nedense canım kahve* istemiyordu, acıkmıştım.

Yılın son günü olduğundan aslında çok da yürümek istemiyordum. Akşama yılbaşı kutlaması olacak, malum enerjimi de dışarıda aval aval gezerekten harcamak olmazdı. Kendime küçük bi’ dükkandan yiyecek** bi’ şeyler alıp otelin yolunu tuttum. Odada aldığım şeylerin hemen hemen yarısını yedikten sonra yakınlardaki Vondelpark’a doğru yürüyüşe çıktım. Parkta yürürken hemen hemen herkes kahve* içiyordu. İlk günümde olmama rağmen şehrin ayrılmaz bi’ parçası olduğunu farkettim ki sizler de farkedeceksinizdir.

Uzun bi’ yürüyüş ve müzik sonrasında yoruldum ve bi’ yere oturdum. Yediğim şeylerden mi bilmiyorum ama üzerime ağırlık çöktü, şöyle bi’ etrafıma baktığımda toprak ve çimlerin benle birlikte nefes aldığını, çimlerin slow motion olarak rüzgarda salındıklarını ve taşların oval oval döndüğünü farkedince zehirlendim zannettim 🙁 Biraz daha dinlenip geçmesini beklesem de pek işe yaramadı, otele geri döndüm. Bu sefer de oda üzerime üzerime gelince dinlenme vakti geldi dedim ve hafif uyukladım.

Üniversite yıllarından kalma içimde bi’ ukte vardı, yılbaşını yurtdışında geçirmek! İşte bu duruma saatler kala otelden çıkarak Amsterdam Centraal’e doğru yürümeye başladım. Rotayı bu sefer değiştirerek o ünlü Red Light District’e gittim. Çok fazla detaya inmeden, kabaca bahsetmek gerekirse, genci, yaşlısı herkes durumu o kadar normalize etmiş ki ben edemedim 😀

Yılbaşı etkinliğinin olduğu Heineken Music Hall’e nasıl gidebilirim diye araştırdığımda (9292.nl sitesinden araştırabilirsiniz) metro ile kolaylıkla gidilebileeğini görmüştüm. Yılbaşı günü, saat 20.30 gibi Amsterdam Centraal’e vardığımda her yer kapanmıştı. Nasıl yani? Metroya nasıl binecektim endişesi ile sağa sola baksam da, ı ıhhhh. 9292’den baktığımda da Heineken Music Hall’e en yakın seferin 01.30’da olduğunu gördüm ki kafamdan kaynar sular boşaldı. Eveeeeetttttttt, güzel bi’ fail geldi. Nasıl gidecektim?

Ahh ahhhh, Euro’nun gözü kör olsun … Yürüyeyim diye haritayı açıp baktım, 9-10 KM uzakta gösteriyordu. Telefondan Über ile ne kadara patlar sorusuna da 50-60 Euro cevabını aldığımda yürüyebilirim aslında ya, hem ne güzel gezmiş olurum dedim 😀 Evet, cidden düşündüm 🙁 Neyse …  O esnada taksi taksi diye alttan alttan adamın teki bi’ şeyler söylüyordu. Tipinden ve konuşmasından kaçak taksi olduğunu farkettim ve yanaştım:

Ben: Heineken Music Hall’e gitmek istiyorum.

Taksici: 50 Euro’ya götüreyim abi.

Ben: Çok fazla hacıt(tabi bu ingilizce olarak değil, o esnada ruh halimi anlayın diye), veremem. İn azıcık.

O esnada ben gder gibi yapıyorum …

Taksici: Gel hadi gel 45 yapayım. Hem bak yılbaşı günü, normal olmaz fiyatlar. Girecek (yüzünde hafif gülümseme)

Ben: Yok abi fazla. İn daha.

Taksici: İnemem abi, sen ne kadar verirsin?

Ben: 20 Euro (kayserili edasıyla, 50’ye 20 hadi bakalım)

Taksici: Oooo, olmaz o çok az. Söyle hadi ne kadar verirsin?

Bende tabi tık yok, 20 diyorum. Adam en son 35’e kadar düştü ama sonra gelirim ben dedim gittim. Baya bi’ sordum. 40 dediler, 50 dediler … En son birisi 35 dedi, 30’a götür dedim. Tamam bin dedi ve yola koyulduk. Ne yapıyon nerelisinden sonra Türkiye diyince adam başladı Türkçe konuşmaya. Meğersem Türkmüş. Adam anlattı da anlattı, yok arabanın vergisi 20k Euro gelmiş, o yüzden bilmem ne yapmış, şehirde vergiler çok fazlaymış, hayat önceden güzelmiş sonradan böyle olmuş…

Heineken Music Hall’e vardığımda sağlam sıra vardı. Önce bileti aldılar, sonra detaylı bi’ üst araması oldu. Sonra da mekana girdik. Mekanda alkol sistemi coin mantığı ile çalışıyor. Makinalar var, kaç coin alacağını seçtikten sonra parayı yatırıyorsun coini sana veriyor alttan. Lunaparka gittiğinizde jeton gibi düşünün. 12 coin aldım, 4 tane büyük bira 1 tane de küçük mü ne ediyordu. Sonrası mı?

 

Kesit kesit hatırlıyorum bazı şeyleri. Dinlenmek için bi’ yere oturduğumda yanımdaki kızın ben çok içtiğimde çok yemek yerim diyişi, sonra çocuğun tekiyle sevgilisinden ayrılışını/nedenlerini, yanımdaki kız grubundan birinin gruba yapışan erkeklerden kaçmak için şuna bi’ şeyler söyle demeleri…


En çok da, gidişim… Alkolün etkisiyle gece otobüslerinin yerini ararken istasyona girdim. Ama her taraf kapalı. Oradan birisi bilet okutup turnikelerden geçmeye çalışıyor. Yanına gidip de ben Centraal istasyonuna gitmek istiyorum dedim. Adam da sarhoş tabi, ben de Haarlem’e gideceğim ama oraya gideceğim zaten ilk önce deyişi… Otobüs duraklarını görüşümüz ama oraya ulaşamayışımız… Ardından istasyondan girdiğim kapıdan çıkarak etrafı dolaşmamız… Sonra otobüsü bekle bekle gelmeyişi… Sonra elemanın gel taksiyle gidelim diyip de benim yok abi pahalı demem… Ben ayar çekicem diyip benim gibi pazarlık yapması… derken adam başı 15 Euro’ya da dönüşü ayarladık. Etkinlik, yol masrafı, alkol falan derken 130 Euro falan harcadım. Yolda giderken aklımdan tam olarak şunlar geçti: “Zaten faili yedin, taksiye parayı bayıldın, XYZ * 3.5 TL şeklinde hesap yapmayı bırak! Harca koçum, sen buraya harcamaya geldin” dedim ve ipin ucu kaçtııııııııııı 🙂 Neyse…

Holland Pass ‘in güzel yanlarından birisi de müzelere sıra beklemeden girebiliyor oluşunuz. Sabah 11 gibi, ‘aç aç’, Rijksmuseum‘a girdim. Çok kalabalık değildi. İnternette araştırdığım gibi, uzun uzun vakit geçirilebilecek yerdi ve en güzel müzelerden birisiydi. Burada ünlü eserlerden biri olan “The Night Watch“ın olduğunu farkettim (yok lan yok millet önünde durmuş bakıyordu, ben de araştırdım neymiş lan bu diye) ve ben de incelemeye başladım. Sonrasında Van Gogh’un eserlerinden birisini de görmüş oldum.

Öğleden sonra karnım acıkmaya başlayınca, doğru yemek yemeye. Müze ve çevresindeki mekanları, fiyat yüzünden tercih etmedim. Fiyat performans olayı en güzel yeri yakalamaya çalıştım. Öğlen yemeği/kahvaltı için güzel bi’ steak güzel gitmez miydi? İşte Amsterdam’da çokça 12 Euro’ya bulabileceğiniz yemek seçeneklerinden birisi. “Satellite Sportscafé“de biramı içtim, dinlendim ve karnımı doyurdum. O kadar fazla geliyor ki, içmeden sadece yemeğe dalsanız bile bitirebilir misiniz emin olamadım 🙂 Akşamları da bu fiyat 9 mu 8 Euro mu ne oluyordu hatırlamadım şimdi.

Sıradaki durağı da Van Gogh olarak ayarladım. Aslında burası beni hayal kırıklığına uğrattı. Ben tüm resimlerinin bu müzede olduğunu düşünmüştüm. Müzede sadece “self-portrait” başlığı altındaki eserlerini inceleyebiliyorduk. Şimdi burada benim cahillik de devreye girebilir, lan bi’ sürü eseri var orada sen anlamıyorsan bize ne diyebilirsiniz, haklısınız da. Dağılalım.

ibrahimnergiz-amsterdam-heineken

Haftasonuna girdiğimde hem gidecek olmanın hüznü hem de havanın yağmurlu olması vardı. Sabah ilk iş olarak Heineken Experience‘a gittim ve yine açtım. Sabah kalkar kalkmaz kahvaltı yapamayanlardan olduğumdan bu sabah aç müzelere aç gitme olayını sık sık yaparım. İsimden de anlaşılacağı üzere Heineken biralarının nasıl yapıldığının süreçlerini gösteren bi’ müze yapmış adamlar. Evet, her şeyi paraya çeviriyor adamlar… Önce tanıtıcı videolar ile başlayan süreç daha etkileşimli hal almaya başladı. Biranın ham halini, ana maddelerinden 4’ünü, nasıl içilmesi gerektiğini (burada size bira ikram ediyorlar buzzz gibi) öğrenebiliyorsunuz. Son aşamada da ilk başta verdikleri bilekliklerdeki 2 badge’i kullanarak 2 bira içebiliyorsunuz. Sonra shop’una uğrayıp bir şeyler alacaktım, çok fazla güzel şey vardı ama vazgeçtim geri… Binadan çıkarken kafam hafif güzel bi’ şekilde güne başlamıştım 🙂

ibrahimnergiz-amsterdam-Albert-Cuyp-Markt

Kahvaltı için etrafta dolaşırken pazara (Albert Cuyp Markt) denk geldim. Daha önceki araştırmalarımda Cumartesi günleri şehrin çoğu noktasında yerel pazarlar kurulurmuş. Elime kruvasanımı aldım ve dolaşmaya başladım. O esnada yağmur da yağıyor tabiğğğğğ… Hediyelik eşyalardan, meyve sebzelere, peynirlerden, giyime her şeyi bulmak mümkündü. Hediyelik eşyaları aldıktan sonra karnım yormuş bi’ şekilde oradan ayrıldım.

Sonraki hedefim Kanal turu yapmaktı. Ya yazıda bahsettim kanal kanal diye de ne bu ki diyenler olmuştur. Amsterdam sizin de bildiğiniz üzere kanallarla çevrili bi’ şehir. Şu şehir dışında gördüğümüz üstü kırmızı şehirde dolaşan otobüslerle aynı mantıkta, kanalları dolaşan küçük botlar var. Belirli rotada ilerleyerek size şehri tanıtıyor ki baya da güzel oluyor. Neyse, kanal turu için Amsterdam Centraal’e vardığımda (bu arada şehrin güneyinden kuzeyine hep mekik dokuyorum) hayvani bi’ sıra olduğunu farkettim. Her ne kadar sırayı beklesem de bi’ süre sonra sıkılıp basıp gittim. Yarın sabah erkenden gelirim dedim…

Onun yerine Het Scheepvaartmuseum‘a geçiş yaptım. Oraya vardığımda saat akşama yaklaştığından hemen içeri daldım. Malum, müze kapanabilirdi. Kuzey, Doğu, Batı olmak üzere 3 ana kapıda denizle ilgili tarihlerini anlatan bi’ müze yapmış adamlar. Bi’ çok noktada topluca etkileşime girerek (mesela 20 kişilik gruplar halinde odalara giriyor, kürek çekiyor, sonra da bunu hikaye şekline dönüştürüp sizlerin de bulunduğu etkileşimli hikayeye çevirip anlatıyorlar) güzel vakit geçirdim.

Her gittiğim ülkede Hard Rock Cafe‘de güzel bi’ New York Strip ısmarlıyorum kendime, Amsterdam’da da olduğunu görünce, kanal manzaralı bi masada karnımı doyurdum. Normalde sıra beklemem gerekirken kapıda ben yalnızım dediğimde “ooooooo, yalnız yolcu gel gel” diyerekten beni içeri almaları da güzel şeydi tabi 🙂

Günün yorgunluğunu attıktan sonra arkadaşımla görüştüm. Onla birlikte önce şehirde dolaşıp turistlerin bilmediği mekanda birer bira içelim dedik. Sohbet muhabbet derken biralar bitti. Bira üzerine kahve* içmek istedik. Orada her yıl kahve* dükkanları arasında yarışma oluyormuş. Dünyanın farklı noktalarından gelen insanlar kahve* içerek mekanları sıralıyorlarmış. Gittiğimiz yer üst üste iki yıl boyunca 1. seçilen bi’ mekanmış. Farklı iki tür kahve*mizi alıp oturup güzel güzel içtik. Gece ilerleyen saatlerde ikimiz de yorgun bi’ şekilde dağıldık.

Pazar sabahı odayı 11.00 gibi boşaltmam gerekiyordu. Odayı boşaltıp odanın ödemesini yaptıktan sonra valizimi resepsiyona bıraktım. Yine gezmeye başladım. İlk iş olarak Cumartesi yapamadığım kanal turunu yapayım diyerekten turumu yaptım. Burada şu tavsiyeyi verebilirim, kanal turunda sıra beklemeyip teknenin boş olmasını istiyorsanız ilk bota binebilirsiniz.

Şehrin son etkinliğini de “House of Bols Cocktail & Genever Experience“a sakladım. Aslında burası da Heineken gibi kendi reklamını yapan bir yer diyebiliriz. Şu an düşündüm de, içeride pek bir şey de yoktu aslında. Bunu kötü anlamda da söylemiyorum tabi. En güzel kısmı, 36 farklı likör türünü koklayarak damak tadınıza uygun olanları seçebilmenizdi. Gezi bittikten sonra damak tadınıza uygun olarak ekrandan kokteyl çeşitlerini seçip ücretsiz bi’ kokteyl içebiliyorsunuz. Ayrıca 2 tane de shot tad imkanınız var. Buradan da hafif güzel kafayla ayrılmanız mümkün :b Amsterdam’a gideceğiniz zaman uğranacak yerler arasında diyebiliriz.

Hazır müzeler bölgesine gelmişken genel bi’ video çekeyim çekeyim dedim:


Sonrasında alışverişimi yaparaktan otele gittim. Gece 12 gibi uçağım olduğundan, Ankara’ya gidene kadar da bayağı da zaman geçeceğinden yemek yiyeyim dedim. Burger King’den yana kullandım seçimimi 🙁 Tamam dövmeyinnnn 🙁

Havaalanına vardığımda küçük bi’ video ile sizlere veda edeyim dedim.



Gitmeden önce ne yapılır edilir konusunda Ömer Fatih Tanrıverdi‘nin yardımlarından bahsetmemek de olmaz. Ayrıca Ammar Çeker‘e de ayrıca teşekkürlerimi iletiyorum, teşekkürler iletme faslını bitiriyorum 🙂

 

Size notlar:

  • Herhangi bi’ yerde güzel bi’ steak yiyebilirsiniz. 10-15 Euro arasına bulabilirsiniz.
  • Toplu taşıma için tek adersiniz: 9292.nl web sitesi. Akıllı telefon varsa da uygulaması.
  • Market alışverişlerinde Maestro / Visa / MasterCard ayrımı var. Ona göre alışveriş yapın.
  • Bi’ şeyi kredi kartı ile ödemeden önce herhangi bi’ ek vergi olup olmayacağını sorun.
  • Yürüyecekseniz Holland Pass, yürümek istemiyorsanız I amsterdam City Card alın.
  • Bol bol kahve* için, yemek** yiyin.
  • Foursquare’daki listem, burada.
  • Genel bilgilerin de bulunduğu Google Drive dosyam için tıklayın.

Kendime notlar:

  • Bi’ dahaki yılbaşını nerede geçireceğim?
This entry was posted in Hollanda